Astrolojinin Tarihi

Astroloji Tarihinin İzini Sürüyoruz: Mezopotamya’dan Günümüze

Astrolojinin tarihini araştırmaya başladığımda, karşıma çıkan ilk soru aslında oldukça basitti: Astroloji nerede başladı?

İlk bakışta bunun kolay bir cevabı varmış gibi geliyor. “Mezopotamya’da başladı.” Fakat biraz daha derine inmeye başladığımda, bu cevabın aslında yeterli olmadığını fark ettim. Çünkü “astrolojinin başlangıcı” dediğimizde tam olarak neyi kastediyoruz? Gökyüzüne bakmayı mı? Yıldızları ve gezegenleri gözlemlemeyi mi? Gökyüzündeki olayları yeryüzündeki gelişmelerle ilişkilendirmeyi mi? Yoksa bugün bildiğimiz anlamda bir insanın doğum anına göre harita çıkarmayı mı?

Bu soruların peşine düştükçe astrolojinin tarihinin, düşündüğümden çok daha uzun ve çok daha katmanlı olduğunu gördüm. Üstelik bir başka şeyi de fark ettim: Astroloji, binlerce yıl boyunca aynı biçimde varlığını sürdürmüş tek bir sistem değil. Dönemden döneme, toplumdan topluma değişmiş. Bazı düşünceler korunmuş, bazıları dönüşmüş, bazıları ise zaman içinde tamamen farklı anlamlar kazanmış.

Ben de bu yazıda, astrolojinin tarihini tek bir cümleyle anlatmak yerine, izlerini adım adım sürmek istedim. İlk durağımız Mezopotamya…

Mezopotamya: Gökyüzüne Bakmaya Başladığımız Yer

Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki Mezopotamya, araştırmam sırasında tekrar tekrar karşıma çıktı. Sümerler, Akadlar, Babiller ve Asurların yaşadığı bu coğrafyada gökyüzünün çok dikkatli biçimde gözlemlendiğini ve önemli görülen olayların kayda geçirildiğini öğrendim.

Kil tabletlere yazılan kayıtlar sayesinde bugün Ay tutulmalarından gezegen hareketlerine kadar pek çok göksel olayı onların gözünden izleyebiliyoruz. Fakat burada beni özellikle durduran bir ayrıntı oldu. Başlangıçta insanların gökyüzüne bakıp “Benim burcum ne?” diye sormadığını görmek.

Bugün astroloji denildiğinde zihnimizde doğum haritaları, burçlar ve kişisel yorumlar canlanıyor. Oysa Mezopotamya’daki en eski geleneklerde durum oldukça farklı. Gökyüzündeki olaylar daha çok işaret olarak değerlendiriliyordu. Bir tutulma, bir gezegenin görünmesi veya başka olağan dışı bir göksel olay, yeryüzünde meydana gelebilecek bir gelişmenin habercisi olarak yorumlanabiliyordu. Özellikle kralın, ülkenin, savaşların, kıtlığın veya toplumun geleceğiyle ilgili sorular ön plandaydı.

Francesca Rochberg’in Mezopotamya göksel kehanetleri üzerine yaptığı çalışmaları okurken bu ayrım benim için daha da belirginleşti. Burada karşılaştığımız şey, bugünkü anlamıyla kişisel astroloji değil; gökyüzünü okuyarak yeryüzündeki olaylar hakkında anlam çıkarmaya çalışan çok eski bir gelenekti. Bu farkı özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü geçmişe bugünün kavramlarıyla baktığımızda, bazı şeyleri olduğundan farklı görme tehlikesi ortaya çıkıyor.

Peki Astronomi mi, Astroloji mi?

Araştırma sırasında kendime sorduğum sorulardan biri de buydu. Bugün astronomi ve astrolojiyi birbirinden çok net biçimde ayırıyoruz. Biri bilimsel bir disiplin, diğeri ise bilimsel bir yöntem olarak kabul edilmeyen bir yorum geleneği. Peki binlerce yıl önce de böyle miydi? Hayır. Bunu araştırdıkça bunun bugünkü kadar keskin bir ayrım olmadığını gördüm.

Mezopotamya’da gökyüzünü gözlemlemek, gök cisimlerinin hareketlerini hesaplamak ve onların anlamını yorumlamak aynı bilgi dünyasının içerisinde bulunabiliyordu. Bir yandan gökyüzü dikkatle gözlemleniyor, diğer yandan gözlemlenen olaylara anlam veriliyordu. Bana göre burası astrolojinin tarihini anlamak açısından çok önemli. Çünkü bugün “astronomi” dediğimiz bilgi alanının gelişmesinde, bu eski gökyüzü gözlemlerinin de tarihsel bir yeri var.

İnsan önce baktı… Sonra kaydetti… Sonra karşılaştırdı… Sonra hesaplamaya başladı… Ve bütün bunların yanında gördüklerine anlam vermeye çalıştı.

Babil’de Yeni Bir Soru Ortaya Çıkıyor

Mezopotamya tarihinin içinde Babil’e geldiğimde, araştırmanın yönü biraz değişti. Çünkü burada gökyüzüne ilişkin kayıtların ve yorumların daha sistemli hâle geldiğini görüyoruz. Fakat beni asıl ilgilendiren başka bir gelişmeydi. Gökyüzü artık yalnızca kralın ve devletin geleceğiyle mi ilgiliydi? Hayır. Zaman içerisinde insanın doğduğu anda gökyüzünde bulunan göstergelerin de onun yaşamıyla ilişkilendirildiğini gösteren horoskop örnekleri ortaya çıkıyor.

İşte bu nokta, astrolojinin tarihinde benim için önemli bir dönüm noktası oldu. Çünkü burada ilk kez bugünkü astrolojiye daha tanıdık gelen bir şeyle karşılaşıyoruz: Bireysel horoskop. Fakat burada da kendime bir fren koymam gerekti. Bir Babil horoskopunu bugünkü doğum haritasıyla karşılaştırdığımda, “Demek ki aynı astroloji binlerce yıldır değişmeden geliyor” diyemem. Çünkü aynı değil. Tarihsel bir bağlantı var ama arada çok uzun bir gelişim süreci bulunuyor.

Francesca Rochberg’in çalışmalarında da Babil horoskoplarının ortaya çıkışının, daha eski Mezopotamya göksel kehanet geleneğinin sonraki aşamalarından biri olduğu görülüyor. Bu bana şunu düşündürdü: Astrolojinin tarihini belki de bir başlangıç tarihi arayarak değil, dönüşümlerini izleyerek anlamak gerekiyor.

Mezopotamya’dan Helenistik Dünyaya

Sonra araştırmam beni Helenistik döneme götürdü. Burada farklı kültürlerin birbirleriyle temasının astrolojinin gelişiminde ne kadar önemli olduğunu daha açık biçimde görmeye başladım.

Yunan dünyası ile Yakın Doğu arasındaki ilişkiler arttıkça yalnızca insanlar ve mallar değil, düşünceler de hareket etti. Mezopotamya’nın gökyüzü gözlem geleneği, Yunan felsefesiyle karşılaştı. Mısır’ın, Mezopotamya’nın ve Yunan dünyasının farklı bilgi gelenekleri aynı kültürel ortamda birbirleriyle temas etmeye başladı.

Nicholas Campion’un Batı astrolojisinin tarihine ilişkin çalışmalarını incelerken özellikle dikkatimi çeken noktalardan biri de buydu: Batı astrolojisini tek bir halkın, tek bir dinin veya tek bir uygarlığın ortaya çıkardığı kapalı bir sistem olarak düşünmek mümkün değil. Uzun bir kültürel alışveriş söz konusu. Bu dönemde gökyüzü artık yalnızca “yarın ne olacak?” sorusunun cevabını aradığımız bir yer olmaktan çıkıp, evrenin düzenini anlamaya yönelik daha geniş felsefi düşüncelerin de parçası hâline geliyor. Gezegenler, burçlar, zodyak ve horoskop teknikleri daha gelişmiş bir sistem içinde ele alınıyor. Bugün astrolojinin temel unsurları olarak bildiğimiz bazı yapıların kökleri de burada daha belirgin hâle geliyor.

Roma’ya Geldiğimizde

Helenistik dünyadan Roma’ya geçtiğimizde astrolojinin toplumdaki yerinin daha da genişlediğini görüyorum. Astrologlar saray çevrelerinde bulunabiliyor. İnsanlar kendi gelecekleriyle ilgileniyor. Yöneticiler geleceğe ilişkin işaretler arıyor. Fakat Roma döneminde astrolojinin hikâyesi yalnızca kabul edilmekten ibaret değil. Siyasi astroloji zaman zaman ciddi bir mesele hâline geliyor. Özellikle imparatorun geleceğine ilişkin kehanetler siyasi tehdit olarak görülebiliyor.

Burada tekrar aynı şeyle karşılaşıyorum: Astroloji hiçbir dönemde herkes tarafından aynı şekilde karşılanmamış. Bir yerde kabul görürken başka bir yerde eleştirilmiş. Bazen korunmuş, bazen sınırlandırılmış. Bu nedenle astrolojinin tarihini yalnızca “gelişti ve yayıldı” şeklinde anlatmak bana artık çok eksik geliyor.

İslam Dünyasına Geldiğimizde

Astrolojinin tarihini araştırırken en fazla dikkatimi çeken bölümlerden biri de İslam dünyası oldu. Çünkü bu dönemi anlatırken çok sık karşılaştığımız basit bir anlatı var: “Antik Yunan bilgileri İslam dünyasına geçti, orada korundu ve daha sonra Avrupa’ya aktarıldı.”

Fakat araştırdıkça bunun hikâyenin tamamı olmadığını gördüm. Özellikle Abbasi döneminden itibaren Bağdat başta olmak üzere çeşitli merkezlerde Yunanca, Farsça ve Hint kaynaklarından gelen bilgiler Arapçaya çevriliyor; ama bununla kalınmıyor. Bilginler bu eserleri inceliyor, karşılaştırıyor, hesaplamalar yapıyor, gözlemler gerçekleştiriyor ve mevcut bilgileri yeniden değerlendiriyorlardı.

George Saliba’nın İslam astronomisi üzerine çalışmalarında özellikle bu bilimsel üretim süreci dikkat çekiyor. Dolayısıyla İslam dünyasının rolünü yalnızca “eski bilgileri Avrupa’ya taşıyan bir köprü” olarak anlatmak haksızlık olur. Burada yeni bilgiler de üretildi. Astronomi gelişti. Matematik gelişti. Gözlem araçları geliştirildi. Ve astroloji de bütün bu entelektüel ortamın içinde varlığını sürdürdü.

Fakat çok önemli bir ayrıntı daha var. Astroloji İslam dünyasında herkes tarafından kabul edilen bir düşünce değildi. Bazı bilginler astrolojiyle ilgilenirken bazıları onu eleştirdi. Kader, insan iradesi ve göksel etkiler arasındaki ilişki üzerine tartışmalar yapıldı. Bunu okurken özellikle şunu düşündüm: Bir medeniyetin içerisinde bir düşüncenin bulunması, o medeniyetin o düşünceyi bütünüyle benimsediği anlamına gelmiyor. Bu ayrımı korumak gerektiğine inanıyorum.

Bilginin Avrupa’ya Yolculuğu

Sonra başka bir yolculuk başladı. Arapça eserler Latinceye çevrilmeye başladı. Astronomi, matematik, tıp, felsefe ve astroloji alanındaki bilgiler Avrupa’ya ulaştı. Ve burada bir başka önemli isim karşıma çıktı: Ebû Ma’şer. Onun astroloji üzerine eserleri Orta Çağ Avrupa’sında etkili oldu. Bunu araştırırken dikkatimi çeken şeylerden biri de bilginin hiçbir zaman tek yönlü hareket etmemesi.

Bir bilgi bir toplumdan diğerine geçtiğinde aynı kalmıyor. Çevriliyor. Yorumlanıyor. Bazen eleştiriliyor. Bazen başka bilgilerle birleşiyor. Ve sonunda ilk ortaya çıktığı yerden oldukça farklı bir biçime dönüşebiliyor. Astrolojinin tarihinde de bunu tekrar tekrar görüyoruz.

Orta Çağ Avrupa’sında Astroloji

Orta Çağ Avrupa’sına geldiğimde astrolojinin yalnızca “fal bakmak” şeklinde düşünülmediğini görmek benim için önemliydi. Astroloji; tıp, doğa felsefesi, siyaset ve zaman anlayışıyla ilişki içerisinde ele alınıyordu. Üniversitelerde gökyüzü üzerine eğitim veriliyor, gök cisimlerinin hareketleri inceleniyordu.

Fakat tartışmalar da devam ediyordu. Özellikle insan iradesi ile kader arasındaki ilişki önemli bir soruydu. Eğer gökyüzündeki hareketler insanın hayatını belirliyorsa insanın özgürlüğünden söz edilebilir miydi? Bu sorunun yüzyıllar boyunca farklı şekillerde tartışıldığını gördüm. Ve aslında bugün astroloji hakkında yapılan bazı
tartışmaların köklerinin ne kadar eski olduğunu fark ettim.

Rönesans ve Değişen Gökyüzü

Rönesans’a geldiğimizde hikâye daha da ilginçleşiyor. Çünkü bir tarafta astroloji hâlâ güçlü. Diğer tarafta ise gökyüzüne ilişkin bilimsel anlayış büyük bir değişim geçiriyor.

Kopernik, Tycho Brahe ve Kepler… Bu isimleri araştırırken özellikle Johannes Kepler üzerinde durdum. Çünkü Kepler bize bugünün kategorileriyle geçmişi değerlendirmememiz gerektiğini çok güzel gösteriyor. Modern astronominin temel isimlerinden biri olan Kepler aynı zamanda astrolojiyle de ilgilenmişti. Ama onun astrolojiye yaklaşımını “astrolojiye inanıyordu” diye tek cümleyle açıklamak mümkün değil.

Kendi döneminin astrolojisini sorguluyor, eleştiriyor ve yeniden düşünmeye çalışıyordu. Bu ayrıntı bana çok şey düşündürdü. Belki de tarih araştırırken en çok dikkat etmemiz gereken şeylerden biri bu: Geçmişte yaşayan insanları bugünün düşünce kalıplarına sıkıştırmamak.

Astronomi Başka Bir Yola Giriyor

Sonraki yüzyıllarda bilimsel yöntemlerin gelişmesiyle birlikte astronomi ve astrolojinin yolları giderek ayrılmaya başladı. Astronomi matematiksel modeller, gözlemler ve fizik yasaları üzerinden gökyüzünü açıklayan bağımsız bir bilim dalına dönüşürken astroloji bilimsel kurumların dışında kaldı. Fakat ortadan kalkmadı. Bu da araştırma boyunca beni şaşırtan noktalardan biriydi. Çünkü bilimsel statüsünü kaybetmesine rağmen astrolojinin kültürel ve toplumsal hayat içerisindeki varlığı devam etti. Üstelik yeni biçimler kazanarak.

Modern Astroloji Nasıl Ortaya Çıktı?

19. ve 20. yüzyıla geldiğimizde astrolojinin dilinin değiştiğini görüyoruz. Ezoterik düşünce hareketleri, teozofi ve daha sonra psikolojiyle kurulan ilişkiler astrolojinin yeniden yorumlanmasına katkıda bulundu. Astroloji giderek daha fazla insanın iç dünyası, karakteri ve kişisel yaşamı üzerinden konuşmaya başladı. Gazetelerde ve dergilerde burç yorumları ise astrolojiyi çok daha geniş kitlelere ulaştırdı. Bugün internette, sosyal medyada veya günlük yaşamda karşılaştığımız astrolojinin önemli bir bölümü işte bu modern dönüşümlerin sonucudur. Burada tekrar aynı noktaya geliyorum:

Bugünkü astroloji, Mezopotamya’daki göksel kehanetin aynısı değil. Ama onunla tarihsel bir bağı var. Aradaki binlerce yıl boyunca pek çok kültürden, düşünceden ve gelenekten etkilenerek dönüşmüş durumda.

Araştırırken En Çok Neyi Fark Ettim?

Sanırım bu araştırma boyunca benim için en önemli sonuç şu oldu: Astrolojinin tarihini araştırmaya başladığımda bir başlangıç tarihi bulacağımı düşünüyordum. Ama bunun yerine bir hikâye buldum. Tek bir başlangıç noktası değil. Birbirine eklenen dönemler… Farklı toplumlar… Farklı düşünceler… Farklı sorular…

Mezopotamya’da gökyüzüne bakıp yeryüzündeki olaylar için işaret arayan insanlar vardı. Babil’de bireysel horoskoplar ortaya çıktı. Helenistik dünyada Mezopotamya’nın göksel bilgisi Yunan felsefesiyle karşılaştı. Roma’da astroloji toplumun ve siyasetin içerisinde yer aldı. İslam dünyasında astronomi ve astroloji üzerine kapsamlı çalışmalar yapıldı ve aynı zamanda bu alanlar ciddi biçimde tartışıldı. Orta Çağ Avrupa’sında bu bilgi yeniden yorumlandı. Rönesans’ta astroloji güçlü konumunu sürdürürken modern astronominin temelleri atıldı. Sonrasında astronomi ile astrolojinin yolları ayrıldı. Ve astroloji, 19. ve 20. yüzyıllarda yeni düşünce akımlarıyla karşılaşarak bugünkü biçimlerinden bazılarını kazandı.

Bütün bunları yan yana koyduğumda, artık astrolojiyi yalnızca “çok eski bir bilgi” olarak tanımlamak bana yeterli gelmiyor. Çünkü çok eski olması tek başına onun ne olduğunu açıklamıyor. Asıl ilginç olan, binlerce yıl boyunca nasıl değiştiği.

Gökyüzüne Bakmak…

Belki de bu araştırmanın sonunda kendime kalan en güzel soru şu oldu: İnsan neden gökyüzüne baktı? Korktuğu için mi? Merak ettiği için mi? Geleceği bilmek istediği için mi? Yoksa kendisini çok daha büyük bir bütünün içinde hissettiği için mi?

Belki bunların hepsi. Belki de cevap, dönemden döneme değişti. Bir Babil kâtibi gökyüzünde bir işaret ararken başka bir şey görüyordu. Bir Helenistik dönem filozofu başka bir anlam yüklüyordu. Bir Orta Çağ bilgini başka sorular soruyordu. Rönesans insanı gökyüzünün düzenini yeniden hesaplıyordu. Bugünün insanı ise doğum haritasına bakıp kendisi hakkında bir şeyler anlamaya çalışıyor.

Gökyüzü aynı gökyüzü. Ama insanın ona sorduğu soru değişiyor. Belki astrolojinin tarihini ilginç yapan da tam olarak bu. Gökyüzünün hikâyesinden çok, insanın gökyüzüne bakarken kendisi hakkında sorduğu soruların hikâyesi. Ben bu araştırmayı yaparken bunu daha açık biçimde gördüm. Ve bu nedenle astrolojinin tarihine bakarken ne onu yüceltmek ne de küçümsemek istiyorum. Sadece nereden geldiğini anlamak istiyorum. Çünkü bir şeyi gerçekten anlamanın, önce onun geçmişine dürüstçe bakmaktan geçtiğine inanıyorum.

Kozmik İnsan’da astrolojinin tarihinin izini sürerken yapmak istediğim de bu: Geçmişi romantikleştirmeden, bugünün yargılarını geçmişe zorla taşımadan ve kimsenin inancını küçümsemeden; bilindiği kadarıyla gerçeğin peşinden gitmek…

Mezopotamya’dan başlayan bu uzun yolculuk, aslında hâlâ bitmiş değil. Çünkü insan hâlâ başını kaldırıp gökyüzüne bakıyor. Ve hâlâ soruyor: “Bütün bunların içinde benim yerim neresi?”

»»» Peki, insanlık boyunca gökyüzüne bakarak anlam aramak, geleceği bilmek anlamına mı geliyor?
Bir sonraki makalemde, astrolojinin bir kehanet sistemi mi, yoksa sembol yorumlama ve anlamlandırma sistemi mi olduğu sorusunun izini süreceğiz. Astrolojinin kendisini nasıl tanımladığını ve bu kadim geleneğe bugün nasıl bakabileceğimizi birlikte değerlendireceğiz.

Sevgiyle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir