Kolektif Hafıza: Bize Ait Sandığımız Hatıraların Ötesinde
Çoğu zaman hafızamızın bize ait olduğunu düşünürüz. Çocukluğumuzu, ailemizi, sevinçlerimizi, kırgınlıklarımızı, kayıplarımızı ve hayatımızda iz bırakan insanları kendi geçmişimizin parçaları olarak taşırız. Bunların hepsi bizim yaşadığımız hayatın içinde oluştuğundan, doğal olarak hafızamızı da kişisel bir alan gibi görürüz. Oysa kolektif hafıza üzerine düşünmeye ve araştırmaya başladığımda, hafızanın sandığım kadar yalnız olmadığını fark ettim. Ailemizden dinlediğimiz hikâyeler, içinde büyüdüğümüz kültür, yaşadığımız toplumun geçmişi, bazı alışkanlıklarımız ve hatta hakkında hiç konuşulmayan şeyler bile geçmişle kurduğumuz ilişkiyi etkileyebiliyor. Bunu düşündükçe insan ister istemez kendi hatıralarına biraz daha dikkatli bakıyor; gerçekten yalnızca kendi yaşadıklarımızı mı taşıyoruz, yoksa bizden önce yaşanmış bazı şeylerin izleri de bizim hikâyemize karışıyor mu?
Hafıza gerçekten yalnızca bize mi ait?
Bu soruyu kendime sorduğumda aklıma ilk gelen şey anneannemin yıllarca anlattığı bir hikâye oldu. O, ailesinin savaş ve göç yıllarında yaşadığı Kaç Kaç Döneminin içinde henüz bir bebekmiş. O yıllara ait kendi hatırladığı bir görüntü ya da olay yoktu; buna rağmen ailesinin yaşadıklarını anlatırken yaşadığı duyguyu çok iyi hatırlıyorum. Benim hafızamda kalan, aslında onun yaşadığı olayın kendisi değildi; onun o olayı anlatırken taşıdığı duyguydu. Yıllar sonra geçmişe başka bir gözle bakmaya başladığımda, yaşamadığım bir olayın benim hayatımda nasıl bir iz bırakabildiğini düşündüm. Anneannemin hafızası benim hafızam değildi ama onun anlattıkları, onun duyguları ve o hikâyenin aile içinde kapladığı yer benim de geçmişimin bir parçasına dönüşmüştü.
Maurice Halbwachs’ın bireysel hafızanın içinde bulunduğumuz sosyal çevreden bağımsız düşünülemeyeceğini anlatan çalışmaları da bu yüzden ilgimi çekti. Hatırladığımız şeyler yalnızca zihnimizin içinde duran görüntülerden oluşmuyor; kimlerle yaşadığımız, hangi dili konuştuğumuz, hangi hikâyelerin bize anlatıldığı ve içinde bulunduğumuz çevre geçmişi hatırlama biçimimizi etkileyebiliyor. Bir çocuğun ailesinden dinlediği bir olayın ayrıntılarını yıllar sonra kendi yaşantısının bir parçası gibi anlatabilmesi biraz da bununla ilgili. Burada söz konusu olan, başkasının anısını kelimenin tam anlamıyla kendi anımız haline getirmek değil; geçmişin bize anlatılma biçiminin, kendi hafızamızın oluştuğu zemine karışması.
Bize ait sandığımız hikâyelerin içinde başkalarının da sesi var
Aile içinde anlatılan hikâyeler zamanla yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar olmaktan çıkabiliyor. Aynı insanlardan, aynı yerlerden, aynı kayıplardan yıllarca söz edildiğinde, o anlatılar ailenin kendisini tanımlama biçimlerinden biri haline dönüşebiliyor. Eski bir fotoğrafın neden saklandığını, belirli bir eşyaya neden bu kadar değer verildiğini ya da bir yere neden her gidildiğinde aynı hikâyenin anlatıldığını bilmek, o şeylerin bizim için taşıdığı anlamı da değiştiriyor. Bazen çocukluğumuzda sıradan görünen bir davranışın arkasındaki hikâyeyi yıllar sonra öğreniyoruz ve o davranış bir anda başka bir zemine oturuyor.
Bununla birlikte aile içinde gördüğümüz her davranışın mutlaka geçmişten gelen gizli bir nedeni olduğunu düşünmek bizi doğru bir yere götürmüyor. İnsan davranışı tek bir hikâyeyle açıklanamayacak kadar karmaşık. Bir alışkanlığın nedeni kişisel deneyimler, ekonomik koşullar, karakter, yaşanılan dönem ya da sadece zaman içinde edinilmiş bir davranış olabilir. Bu aile içinde konuşulmayan konular için de geçerli. Sessizlik bazen önemli bir olayın üzerini örter, bazen de ortada anlatılacak büyük bir hikâye olmadığı halde yıllar içinde yerleşmiş bir suskunluk olarak kalır. Benim burada ilgimi çeken şey, geçmişin her davranışa bir açıklama olarak yapıştırılması değil; aile içinde bize aktarılanların, farkında olsak da olmasak da kendimizi ve de geçmişimizi algılama biçimimize katılabilmesi.
Geçmişi yalnızca aileler taşımıyor
Kolektif hafızayı aileyle sınırladığımızda konu eksik kalıyor. Çünkü doğduğumuz andan itibaren yalnızca bir ailenin değil, bir toplumun da içine girmiş oluyoruz. O toplumun geçmişine ait göçler, savaşlar, kayıplar, bayramlar, törenler, türküler, anıtlar, eski yapılar ve ortak semboller zaman içinde insanların geçmişi hatırlama biçimlerini etkileyebiliyor.
Jan Assmann’ın kültürel hafıza üzerine çalışmalarında dikkat çektiği noktalardan biri de burada önem kazanıyor: toplumlar geçmişlerini yalnızca insanların kişisel anılarıyla değil, kültürün içinde taşıdığı semboller, ritüeller ve anlatılarla da sürdürüyor.
Üstelik aynı geçmiş herkes için aynı anlamı taşımıyor. Bir binaya baktığımızda onun tarihini biliyor olabiliriz ama o binanın içinde yaşamış bir insan için taşıdığı anlam çok başka olabilir. Bir şarkı bir kişide çocukluk anılarını uyandırırken başka birinde bir dönemin acısını çağrıştırabilir. Aynı aile içinde büyüyen kardeşlerin bile ortak bir olayı yıllar sonra birbirinden oldukça farklı hatırlaması bunun küçük bir örneği. Kolektif hafıza dediğimizde bu nedenle tek bir ortak hatıradan değil, insanların geçmişle kurduğu farklı ilişkilerin içinde oluşan daha geniş bir alandan söz ederiz.
Hatırladıklarımız kadar unuttuklarımız da önemli
Hafıza üzerine düşünürken beni en çok şaşırtan konulardan biri de hatırlamanın aslında ne kadar “seçici” olduğuydu. Çocukluğumuzdan beri yıllarca aklımızda kalan bir ayrıntı, başkasının gözünde önemsiz bir an olabilir; bizim hiç hatırlamadığımız bir olay ise ailemiz için yıllar boyunca konuşulan bir dönüm noktası haline gelebilir. Üstelik zaman geçtikçe hatırladığımız şeyler de değişebiliyor. Daha sonra öğrendiğimiz bilgiler, yaşadığımız yeni deneyimler ve olaylara bugün verdiğimiz anlam, geçmişteki bir anı nasıl hatırladığımızı etkileyebiliyor.
Bana kalırsa unutmak da en az hatırlamak kadar dikkat çekici. Bir ailenin yıllarca anlattığı bir olayın başka bir olayın önüne geçmesi, bazı kişilerin adlarının zaman içinde unutulması ya da belirli bir dönemin hiç konuşulmaması, geçmişin bize nasıl ulaştığını değiştiriyor. Üstelik bu durum yalnızca ailelerde değil, toplumlarda da görülebiliyor. Her toplum geçmişinin tüm ayrıntılarını aynı oranda hatırlamıyor; bazı olaylar anılmaya devam ederken, bazıları geri planda kalıyor, bazıları ise yıllar sonra bir anda yeniden gündeme geliyor. Dolayısıyla hafızayı yalnızca saklananlardan ibaret olarak düşünmek yerine, neyin hatırlandığına ve neyin zaman içinde kaybolduğuna birlikte bakmak gerekiyor.
İnsanlığın yaşadığı acılar bize kadar gelebilir mi?
Doğal afetler, savaşlar, zorunlu göçler, yoksulluk, kayıplar, kitlesel ya da küresel kırılmalar yalnızca yaşandıkları dönemde kalmıyor. Bu gibi olayların insanların hayatında bıraktığı etkiler sonraki kuşakların yetiştiği ortamı da değiştirebiliyor. Bir ninenin yiyeceği israf etmeye karşı aşırı hassas olması, bir ailenin yıllarca yiyecek biriktirmesi ya da yaşlı bir insanın kaybettiği evinden söz ederken bir anda susması, geçmişte yaşanmış koşulların bugünkü hayatta bıraktığı izlerden biri olabilir.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir sınır var. Her korkuyu, her davranışı veya her alışkanlığı geçmiş kuşakların yaşadığı bir travmaya bağlamak da kolaycılık olur. İnsanların davranışlarının birçok nedeni var ve bunların hangisinin geçmişten geldiğini yalnızca bir örneğe bakarak söylemek mümkün değil. Kuşaklararası aktarım üzerine yapılan çalışmalar bize üzerinde düşünülmesi gereken bir alan açıyor olsa da bunu bütün kişisel davranışların açıklaması haline getirmeye çalışmak başka bir şey.
Bu konu beni özellikle şu açıdan düşündürüyor: Belki de geçmiş, bize her zaman doğrudan bir hikâye olarak değil de o geçmişin değiştirdiği yaşam koşulları ve davranışlar üzerinden ulaşıyordur. Bir olayın tüm ayrıntılarını bilmesek bile, o olaydan sonra “değişmiş bir ailenin” içinde büyümüş olabiliriz. Burada aktarımın kendisi kadar, bizim o aktarımı nasıl fark ettiğimiz de önemli hale geliyor.
Geçmiş bugün nasıl yaşamaya devam ediyor?
Jeffrey K. Olick’in kolektif hafıza üzerine çalışmalarına baktığımda, ilk dikkatimi çeken şey “geçmişin toplumlar tarafından sabit bir biçimde saklanmadığı” düşüncesi. Bir kuşak bir olayı başka türlü anlatırken, sonraki kuşak aynı olaya yeni sorularla bakabiliyor. Zaman değiştikçe yalnızca bugün değişmiyor; geçmişe yüklenen anlam da yeniden kurulabiliyor.
Kolektif hafızayı artık sadece hepimizin içinde bulunan “ortak bir hafıza deposu” olarak görmüyorum. Aynı zamanda, geçmişle bugün arasında kurduğumuz duygusal bağların da içinde yaşayan bir şey gibi geliyor bana. Bazen bir aile hikâyesinde, bazen bir toplumun hatırladığı ortak bir olayda, bazen de nedenini hiç düşünmeden sürdürdüğümüz küçük bir alışkanlıkta karşımıza çıkabiliyor. Geçmişin üzerimizdeki etkisi her zaman büyük ve görünür olmak zorunda değil; kimi zaman hayatın içine o kadar sessizce yerleşiyor ki, biz onu kendi davranışımız sanıyoruz.
Üstelik bugün bilim insanları, geçmişte yaşanan koşulların sonraki kuşaklar üzerindeki olası biyolojik etkilerini de araştırıyor; epigenetik çalışmaların açtığı bu alan, geçmişin yalnızca hikâyeler ve davranışlar üzerinden değil, kolektif hafızanın bedenimizle kurabileceği daha karmaşık ilişkiler üzerinden de düşünülmesini mümkün kılıyor.
Kendi hikâyemiz nerede başlıyor?
Bu noktaya geldiğimde benim için soru artık yalnızca kolektif hafızanın ne olduğu olmaktan çıkıyor. Kendi hayatıma baktığımda, doğmadan önce yaşanmış göçlerin, kayıpların, kararların, ilişkilerin ve içinde büyüdüğüm aile ortamının benim şahsi hikâyemde nerede başladığını merak ediyorum. Çocukken bize çoğu zaman açıklanmayan şeyleri bile başkalarının davranışlardan öğreniyoruz; bir şeyden korkuluyorsa onun nedenini bilmeden korkmayı, bir şeye çok değer veriliyorsa nedenini bilmeden değer vermeyi öğrenebiliyoruz. Ama büyüdüğümüzde bunların bazılarını sürdürüyoruz, bazılarını ise geride bırakıyoruz.
Epigenetik üzerine yapılan araştırmalar da bu konuya başka bir kapı açıyor. Bazı yaşantıların ve çevresel koşulların biyolojik süreçlerle ilişkisi araştırılıyor; insanlarda kuşaklararası epigenetik aktarımın kapsamı ve hangi mekanizmalarla gerçekleşebileceği ise hâlâ bilimsel araştırmaların konusu. Bu yüzden epigenetiği bugün kolektif hafızanın biyolojik karşılığı olarak görmek (henüz) mümkün değil.
Toplumun kültürel hafızası, aileden öğrenilen davranışlar ve biyolojik aktarım elbette ki aynı şey değil. Yine de geçmişte yaşananların yalnızca bizlere anlatılan hikâyelerde, içinde büyüdüğümüz kültürde ve öğrendiğimiz davranışlarda kalmadığını; bedenimizle kurduğu çok daha derin bir ilişkinin de araştırılmaya değer olduğunu düşünmeden edemiyorum. Belki bugün yalnızca bir “ihtimal” olarak baktığımız bu alan, gelecekte geçmişle aramızdaki bağı çok daha farklı bir yerden anlamamıza olanak sağlayacak.
Geçmişten bize ne kaldığını düşünürken, birden kendi payıma düşeni merak ediyorum: Bana aktarılanlarla ben ne yaptım? Geçmişimizde bizden önce başlamış şeylerin bulunması, elbette ki hayatımızın onların devamından ibaret olduğu anlamına gelmiyor. Bir hikâyeyi dinleyebilir, bir alışkanlığı sürdürebilir ya da yıllardır taşıdığımız bir şeyi artık taşımamayı seçebiliriz. Hatta geçmişte yaşanmış bir olayla kurduğumuz duygusal bağı zamanla yeniden anlamlandırabilir, ona başka bir açıdan bakmayı öğrenebiliriz. Ben bunu en çok rahmetli anneannemin anlattığı o hikâyede fark ettim.
Anneanneme ailesinin yaşadığı savaş ve göç yıllar sonra anlatılmıştı. Anneannem o günleri hatırlamayacak kadar küçüktü belki ama ailesinin geride bıraktığı korkuyu, kaybı ve her şeyi bırakıp yollara düşmenin acısını, yıllar boyunca dinlediği bu hikâyenin içinde taşıdı. Bunu her seferinde ağlayarak anlatmasından anlardım. Çocukken onun neden bu kadar etkilendiğini tam olarak anlayamaz, bunu çok eski bir aile geçmişi olarak dinlerdim. Yıllar sonra aynı hikâyeyi düşündüğümde ise beni şaşırtan şey, hiç yaşamadığım bir olayın kendisinin değil, o olayın anneannem tarafından anlatılış biçiminin bende bıraktığı iz olduğu. Hikâye değişmemişti; değişen, benim ona baktığım yerdi. Çocukken anlamakta zorlandığım şeylere bugün başka bir yerden bakıyor, anneannemin gözyaşlarında yalnızca geçmişte yaşanmış büyük bir acıyı değil, o acının aile içinde yıllar boyunca taşınmış duygusal izini de görüyorum.
Bu izin ne kadarının bana anlatılan hikâyelerden, ne kadarının aile içinde öğrendiğim davranışlardan ya da alışkanlıklardan oluştuğunu kesin olarak söyleyebilmek pek de kolay değil. Çünkü bir hikâyenin bize yalnızca anlatılarak mı, davranışlarla mı, yoksa fark etmeden taşıdığımız başka izlerle mi ulaştığını ayırt edebilmek her zaman mümkün olmuyor.
Epigenetik çalışmalar bu açıdan bana oldukça ilginç geliyor. Bunun kolektif hafızanın biyolojik olarak aktarıldığını kanıtladığını söyleyemem; çünkü bilim henüz bize böyle kesin bir cevap vermiyor. Ama geçmiş kuşakların yaşadıklarının bedenimizde bir iz bırakıp bırakamayacağı sorusu da bana yabana atılacak bir ihtimal gibi gelmiyor. Ben burada, bilimin bugün söylediğinden daha ileri bir yerde durduğumu fark ediyorum. Belki bugün yalnızca bir ihtimal olarak baktığımız epigenetik, gelecekte geçmişle aramızdaki bağa bakışımızı büyük ölçüde değiştirecek.
Bütün bunlar bana kolektif hafızanın yalnızca geçmişte ne yaşandığıyla değil, o geçmişin bize nasıl ulaştığıyla ve bizim bize ulaşan kısmıyla ne yaptığımızla da ilgili olduğunu düşündürüyor. Her duygumuzun, her davranışımızın ya da her alışkanlığımızın arkasında mutlaka geçmişten gelen bir neden aramak da gerekmiyor. Ama bazen fark etmeden taşıdığımız bir duyguya, bir alışkanlığa ya da yıllardır dinlediğimiz bir hikâyeye yakından baktığımızda, bizden önce başlayan bir şeyin hayatımıza nasıl dokunduğunu görebiliyoruz.
Bana hangi hikâyelerin, hangi duyguların ya da hangi alışkanlıkların ulaşacağını her zaman seçemeyebilirim; fakat onlara nasıl bakacağım, onları olduğu gibi taşıyıp taşımayacağım ve hayatımda nasıl bir yere koyacağım konusunda hâlâ bir payım var. Belki de kendi hikâyemizin başladığı yer tam olarak burasıdır: Bize ulaşan geçmişle karşılaştığımız ve onunla ne yapacağımıza karar vermeye başladığımız nokta.
»»» Geçmişin bize nasıl ulaştığını düşününce, bu kez aklıma başka bir soru geliyor: Bir zamanlar bir ihtiyaca, bir korkuya, bir inanca ya da yaşanmış bir olaya verilen cevap, nasıl oluyor da yıllar sonra anlamını değiştirse bile hayatımızda kalmaya devam edebiliyor? Bir sonraki makalemde, geleneklerin peşine düşüyor ve Gelenekler Nasıl Doğar, Nasıl Yaşar? diye soruyorum.
Sevgiyle…


Merhabalar yazdığınız makaleler o kadar guzelki sürekli takip ediyor ve okuyorum bu bilgileri bizlede paylaştığınız için çok teşekkürler makaleleri okursa bilmediğim şeyleri de sizin sayenizde öğrenmiş oluyoruz
Harika bir yazı olmuş! Özellikle dijital çağda bu konu çok daha kritik bir hâl aldı. Eskiden mahalleler, aileler veya küçük gruplar aracılığıyla aktarılan o ortak hafıza, bugün sosyal medya algoritmaları ve küresel ağlar üzerinden devasa bir kolektif bilince dönüşüyor. ‘Bize ait sandığımız hatıraların’ sınırlarının dijital dünyada bu kadar bulanıklaşması üzerine çok daha fazla kafa yormamız gerekiyor. Kaleminize sağlık.
Makaleleri sırasıyla okudum. Her bir satırı hayat telaşında aranan sorulara ışık tutuyor. Ücretsiz seans niteliğinde bilgiler için teşekkür ederiz. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.